Wir arbeiten gemeinnützig. Wenn ihr Maviblau unterstützen möchtet, dann schaut mal hier!

Göç’ün hatıra defteri

Nebil Özgentürk'ün yeni belgeseli

Nebil Özgentürk, Almanya’ya göçen Türklerin hikayesini izleyicilere anlatmaya hazırlanıyor. Hazırladığı ‘Almanya’ya Göç’ün Hatıra Defteri’ isimli belgesel ilk olarak 20 Ocak 2018’de Köln’de gösterime girecek. Türkiye’yi terk eden gurbetçilerin karşısına çıkan zorlukları dışa vuran belgesel, göç olaylarını çeşitli kişisel bakış açılarından yansıtıyor.

MAVİBLAU: Gurbetçiler ile ilgili bir belgesel hazırlama fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu fikir sevgili dostum Günay Çapan’ın tanıştırdığı Köln´deki Türk üniversiteliler derneğinin (Türk-Ünid) bir etkinliği sonrasında Günay Bey ile birlikte yaptığımız bir konuşmada “neden geçmişten geleceğe Almanya’ya göçenlerin anılarını içeren ve bugünlere uzanan kuşaktan kuşağa geçen bir belgesel olmasın?” sorusuyla oluştu. Gençler önceden Günay Bey’e bu belgeseli benim yapmamla ilgili bir öneride bulunmuşlar. Böyle bir talepte bulunmaları beni çok gururlandırdı ve çok onurlandırdı.
Gençler kendi babalarının, kendi dedelerinin nereden, nasıl ve hangi zorluklarla 1960’lardan buralara kadar geldiklerini merak ediyorlar. Günay Bey’in muhteşem özverisi ve olağanüstü ev sahipliği ile o günlerde başladık bu projeyi hazırlamaya. Biz tam on dört aydır ayda bir veya iki kez Almanya’nın on iki kentine gittik ve pek çok göçten hatıra manzaraları, memleketimizden insan manzaraları hikayeleri dinledik. Kaderler, trajik olaylar, acılar ve mutluluklar; bütün bunları biriktirdik. Büyük bir titizlikle çekimlerimizi yaptık. Son iki aydır işin post prodüksiyon bölümündeyiz.

Gurbetçiler ile ilgili bilinen bazı belgeseller var. Sizin hazırladığınız belgeseldeki fark ne?

Tabii, gurbetçiler ile ilgili hazırlanmış ve Türkiye’de de yayınlanmış eserler var. Fakat onlar belli bir konu üzerinde duran filmlerdi, yani “en baştan” anlatmıyorlardı gurbetçilerin hikayelerini. Burada ise konumuz 1961-2017. Dünden bugüne. Bu ilk kez yapılıyor ve bu yüzden profesyonellik gerektiren bir proje idi.
Ayrıca Türkiye’den bir bakış açısı eksikti. Ben Türkiye’de yaşıyorum. Sizin göremediğiniz şeyleri belki görüyorum. Bence bunu Türkiye’den oraya bakan birinin yapması farklı bir şey. Bunu bir Alman belgeselcisi de yapabilirdi, Almanya’da yaşayan bir Türk belgeselcisi de yapabilirdi, ama bana kalırsa biz Türkiye’de yaşayan ve beş yüze yakın belgesele imza atmış bir ekip olarak yirmi iki yıllık belgeselcilik deneyimimiz ile, 30 yıllık yazarlık birikimim ile bir şey yapmamız da gerekiyordu.

En çok etkilendiğiniz hikaye hangisiydi?

Bu hikayeleri yakaladığımız için bizi çok mutlu eden fakat aynı zamanda dinlerken içimizi paramparça eden kişisel öyküler ile döndük Almanya’dan. Aralarından bir tanesi, otuz yıl önce, yani 1976 senesinde yaşanmış bir hikaye.
Berlin’deyiz. Sevgili dostumuz Özcan Mutlu (Yeşiller Partisi Milletvekili) bizi gezdiriyor ve birden bire bir anıtın önünde duruyoruz. Yukarıdan aşağıya Almanca, İngilizce ve Türkçe bir yazı yazıyor: “Anadolu’dan gelen ve bu nehre düşen bir çocuğun anısına bu anıt yapılmıştır.” diyor.
Anıt’ın hikayesi şöyle: Soğuk savaş zamanında bulunuyoruz. Bir yanda Sovyetler Birliği ve diğer yanda da Amerika. Almanya bölünmüş durumda ve halk çok ciddi bir travma yaşıyor. Soğuk savaş. Savaş illa silahla olmaz ve o travma her şekilde yansır. Biz o yansımanın öyküsünü yakalamış oluyoruz o an. Doğu Almanya ve Batı Almanya. Doğu Berlin, Batı Berlin. Ve bu kentin tam ortasından bir nehir geçiyor. Nehrin bir tarafında Kreuzberg kalıyor, Türklerin yaşadığı bir bölge, karşı taraf ise Doğu Berlin. Bütün nehrin güvenliğini Doğu Berlin askerleri sağlıyor. Yani nehir Doğu Berlin’den sorumlu. Batı Berlinli bir Türk çocuğu oyun sırasında düşüyor ve nehre yuvarlanıyor. Düşünün ki, kimse koruyamıyor ve kurtaramıyor çocuğu, çünkü nehir Doğu Almanya’ya ait. Biri nehre girse kuleden ‚vur!‘ emri çıkar. Bu nedenle çocuk boğuluyor. Öyle bir soğuktu bu savaş, lanet bir dönem. Benim için göçmenlerin içindeki en trajik hikayelerinden biri. Savaşlar yaşanıyor ve çocuklar, kadınlar ve bebekler arada ölüyor. İşte böylece Kreuzbergli dönerci hikayesini anlatmak yerine bunu anlatmak istiyorsun.

İnsanlarla bu proje için irtibata geçtiğinizde zorlandığınız durumlar oldu mu?

Hiç olmadı. Zaten orada dostlarımız çok, Günay Bey’in çevresi ve gittiğimiz kentlerdeki insanlar çok destek oldu bize. Hatta bir dayanışma grubu oluştu, sonuçta biz oradaki insanların hikayesini anlatıyoruz. Zaten hikayelerimizi önceden keşfediyorduk. Anlattığım çocuğun hikayesi gibi. O anıtın önünden her saat insan geçiyor. Batı Berlin’de yaşayan birine o anıt sade gelebilir, ama bana çok dramatik geliyor. İyi bir araştırma grubumuz vardı. Biz önceden “Frankfurt’a gideceğiz ve 12 Eylül yönetiminde program yapan o adamı bulacağız” dedik. Bulduk onu, nasıl sansüre uğramış olduğunu bize anlattı. Ben portre belgeselcisiyim ve herkesin muhakkak anlatacak bir hikayesi olduğuna inanıyorum. Biz o hikayelerin ayrıntısına girmek istiyoruz. Mesela biri vardı, “Alman karımdan 1966 yılında çocuğum oldu, şimdi 2016 yılındayız ve çocuğumu o günden beri görmedim” dedi. Kadın terketmiş onu, başka bir kente gitmiş ve çocuğunu göstermiyor. Bir başkası kendi hatalarını anlattı, bir başkası yaşadığı ırkçı yaklaşımları anlattı. Bir başkası da Almanlardan gördüğü iyiliği anlattı. Bu projede her şey var. İnsanlık da var alçaklık da var. Biz gözyaşı da çektik kahkaha da çektik. Yani işimiz zor olmadı. Ell beş-elli altı kişilik bir röportaj listesiyle bitirdik çekimleri ve şimdi montaj aşamasındayız. 20 Ocak´ta da hep birlikte izleyeceğiz.received_1414882788565026Almanya’daki türklerle konuştuğunuzda dikkatinizi en çok çeken ne oldu? Türkiye’ye dönme düşüncesinden hala çok bahsediliyor mu?

Bunu 1980‘lerde yapmış olsaydım çok farklı olacaktı. İnsanlar “Ah be kardeşim o kadar da özledim ki şu memleketi. Bir dönebilsem, bir ay daha para kazansam” derdi. O yılların adamı büyüdü, dede oldu ve çocuğu orada. Artık o dönmüyor çünkü saniyede bir uçak iniyor İstanbul’a, Sivas’a, Tunceli’ye, Adana’ya. O zamanlarda çok zorluklar çekerek arabalarla geliyorlardı. Şimdi bir saat sonra insanlar İzmir’de. Teknoloji sayesinde iletişim de kolaylaştı. Yani hayat çok değişti bu son otuz yıl içerisinde. Bu yüzden “benim mezarım burada, Köln´de” diyor 82 yaşındaki Sivaslı bir usta. Akrabaları, çocukları orada. “Almanya’da veya Türkiye’de yaşamam benim için farketmiyor, vatanım oldu artık burası” diyor.

Bu belgesel ile nasıl bir etki yaratmak istiyorsunuz?

Ben bir ayna tutmak istiyorum sadece. Tarihçi değilim. Geçen elli altı yılı adım adım tarihiyle yansıtamam. Bu göç hikayelerini bir sinema tadında sunmak istiyorum. Nebil Özgentürk ve arkadaşlarının elli altı yıllık tarihe bir bakışıdır bu. Ama yine de bu konuya böylece bir küçük çivi çakmış olacağımızı düşünüyorum.

İnsanlar bu belgeseli izlediklerinde, göçmenlerin zamanında hangi zorluklardan geçtiklerini anlayacaklar. Neonazilerden dolayı acı çekmiş bir Türk işçi kızının göz yaşları içinde muhakkak “buna gerek yok, ırkçılığa gerek yok” diyecekler. Savaşın ne kadar zalimce bir şey olduğunu, insanlara iyi davranmak gerektiğini anlayacaklar. Bu belgeselin, kendine vatan olarak hissettiği toprakların yöneticileri ile uyum içinde yaşamak için çaba sarf edenlerin belgeseli olmasını isterim.

Röportaj için Nebil Özgentürk’e çok teşekkür ederiz.

 

Metin: Zeynep Ünal
Fotoğraflar: Navid Linnemann