Taksim, İstanbul’da yaşayanlar için bazen kalabalığıyla bunaltıcı olsa da sevilen bir semt olduğunu söylemek yanlış olmaz. Galata, Şişhane, Pera ve daha nicelerini içinde barındıran büyük bir semtin en bilinen yeri de şüphesiz İstiklal Caddesi. İşte bu caddenin sonunda yer alan bir kitabevi – kafeden bahsetmek istiyorum. Adı Türk-Alman Kitabevi. Adından da anlaşılacağı gibi kitabevinin kurucusu bir Alman, Franz Muehlbauer. Kendisi 1955 yılında mekanı ilk olarak yalnızca kitabevi konseptiyle açmış. Yaklaşık beş yıldır ise kitabevi aynı zamanda kafe olarak da hizmet veriyor.

Mekanın günümüzde sadece Türkleri ya da Almanları değil, farklı milletlerden ve farklı profillerden birçok insanı bir araya getirdiğini söylemek mümkün. Bay Muehlbauer’in de söylediği gibi mekan günümüzde kültürlerarası diyaloglar için eşsiz bir yer. Zaman zaman kültür topluluklarının toplantılarına ev sahipliği yapmasıyla bu misyonunu pekiştiriyor ve Türk-Alman ilişkisini kanlı canlı yaşatıyor.

Kitabevinin şu anki işletmecisi ise Franz Muehlbauer’in oğlu Thomas Muehlbauer. Kendisiyle görüşmek için kafeye gittiğimde aslında dışarıdan küçük, butik bir kafe gibi göründüğünü fark ettim. Ancak giriş katı haricinde mekanın bir de üst katı bulunuyor ve şöminesi olan dev bir ev salonunu andırıyor.

Girdiğiniz anda içinize çektiğiniz ilk koku taze kahve ve fırından yeni çıkmış pastane ürünlerinin kokusu oluyor. Girişte bulunan bir masaya oturdum ve çıkışta fark edeceğim üzere Bay Muehlbauer’in ikram ettiği kahvemin tadını çıkardım. Çok geçmeden Bay Muehlbauer geldi ve gelir gelmez müşterilerle koyu bir sohbete daldı. Bir işletmeci değil adeta kafenin bir müdavimi gibiydi. Sonrasında röportaja başladık;

Kitabevinin sahibi babanız Franz Muehlbauer, buna nasıl karar verdi ve sizin bu süreçte tanık olduğunuz şeyler nelerdi?


Babam bu işletmeyi 1955’te açmaya karar verdi. On beş yaşında savaşa katılmak zorunda kaldı ve Rusya’da esir düştü. Sonrasında asıl amacı İran’a göç etmekti ancak İstanbul’dan geçerken burada kalmaya karar verdi ve bu kitabevini açtı. Biz üç kardeşiz ve hepimiz burada doğup büyüdük. Babam 1991’de vefat etti. Babamın vefatının ardından işletmeyi abim devraldı ve sonrasında benim de katılmamla ortak olduk.

Siz kitabevini işletmeye devam etmeye nasıl karar verdiniz?


Aslında kitabevini devralmayı istememiştim, kardeşlerim de bu konuda hevesli değildi. Ancak günün sonunda üçümüz de bu işletmeyi istiyorduk. Devam etmemizin asıl nedeni buranın babamın bir mirası olması ve işin devam etmesini istememizdi.

Kafe-kitabevi konseptine geçme fikri nasıl ortaya çıktı?


Bu aslında eski bir fikir, yani kitap-kahve eşleşmesi bütün dünyada var. Öncelikle profesyonel birine ihtiyacımız vardı ve nasıl yapacağımızdan da emin değildik. Sonrasında Anna’s Bakery ile anlaştık ve kitabevinin içinde küçük bir dükkan açtılar.

Müşteri profiliniz kimlerden oluşuyor? Sadece Türkler’den ya da sadece Almanlar’dan mı?


Müşteri profilimiz son yıllarda tamamen değişti. Eskiden sadece Almanlar ya da Almanca kitap isteyenler geliyordu. Şu anda ise en çok öğrenciler geliyor, hatta bu öğrencilerin bir çoğunu da Türkler oluşturuyor. Aslına bakarsanız Almanca kitaplarla alakanızın olması ya da Alman olmak gerekmiyor.

Burası kültürler arası diyalog için çok önemli bir mekan. Bunu sistematik bir organizasyona döktünüz mü?

Oluyor. Şöyle ki organizasyonları biz üstlenmiyoruz, sadece mekan temin etmiş oluyoruz. Örneğin Almanca Konuşma Kulübü. Bir internet sayfaları ve mail adresleri var, bu şekilde buluşuyorlar. Başka bir grup, Alman ve Türk Evlilikleri Topluluğu. Onlar senede bir kez buluşuyorlar. Bir de Geri Dönenler Topluluğu var. Bu topluluk Almanya’da yaşayan Türklerin üçüncü kuşaklarından ve Türkiye’ye geri dönen insanlardan oluşuyor. Her ay toplanıyorlar ancak her ay burada değil, farklı mekanlarda da olabiliyor bu toplantılar.

Türkiye’de bir Alman olmak ve Türkiye’de Alman bir esnaf olmak nasıl bir duygu?


Aslına bakarsanız ben kendimi herhangi bir Türk’ten farklı hissetmiyorum. Tabi ki belli zorlukları var, sürekli iki dil konuşmak gibi ama büyük bir zorluk yaşamıyorum. Esnaflıkta da Türkler nasıl zorlanıyorsa biz de o kadar zorlandık.

Beyoğlu’nun son on yılda bir değişim geçirdiğini söyleyebiliriz. Bu bölgedeki bir işletmeci olarak bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?


Tabi bazı olumsuz olaylar yaşadık, terör saldırıları gibi. Son birkaç yılda Beyoğlu’ndaki profilin değiştiğini söylemek mümkün. Turistler daha az geliyor ve bu da bizi etkiledi. Dünyaca ünlü birçok markanın İstiklal Caddesi’nden çekilmesi de etkenlerden biri. Ama ne olursa olsun ben Beyoğlu’nun şanını kaybedeceğini düşünmüyorum.

Türkiye’de Almanca kitapları daha çeşitli bulabileceğimiz bir yer yok sanırım. Satacağınız kitapları nasıl seçiyorsunuz ve en çok hangi kitaplar rağbet görüyor?


Sattığımız kitapların yaklaşık yüzde yüzü Almanca. Ama bu kitapların Türkiye ile alakalı olmasına çok önem veriyoruz. Aynı şekilde Türk edebiyatı’nın Almanca çevirileri yine ticaretini en çok yaptığımız kitaplardan.

Bundan sonrası için kafede ya da konseptte herhangi bir değişim düşünüyor musunuz?


Çok büyük bir değişiklik değil ama her gün ufak tefek eklemeler yapıyoruz. Ayrıca müşterilerimizden de sıkça öneriler alıyoruz.

Metin: A. Beyza Demirici
Fotoğraflar: Emily Mahringer

Image is not available

Bu makale İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi işbirliğiyle C-Lab proje dersi kapsamında hazırlanmıştır.

Slider