Nisan ayı. Bir öğle sonrası… Kadıköy’den Karaköy vapuruna son dakikada yetişiyorum. Güneşin şehrin renklerini hatta şehrin kendisini değiştirdiği o duygu kaosu yaşanan anların çoğunda olduğu gibi bu vapur yolculuğu boyunca da kendi kendime “Yok yok, seviyorum ben bu şehri.  Baksana Dilara, İstanbul çok güzel.” diyorum. Ertesi gün herhangi bir olumsuzluk yaşandığında nefes bile alamayacakmışım gibi hissedeceğimi ve rahatsız edici bir ‘gitme’ isteğinin içime yerleşeceğini bilmeme rağmen…

Tüm bu düşüncelerin arasında kaybolur gibi olacakken en sevdiğim şarkılardan biri çalıyor kulaklarımda. Blood Orange’ın döne döne dinlediğim Freetown Sound albümünden E.V.P. :

dıpdıpdıptıss
Choosing what you live for
It’s never what you make your life
How could you know
If you’re squandering your passion for another?
tadada
Do you ever think, boy?
baaa-raap
Or does it just feel better alone?
Feeling the comfort of sadness in a new set of surroundings.
dıpdıpdıptıss

Yola çıkma sebebime gelecek olursak –ki bu yazının amacı da o-  XJAZZ Festivali kapsamında İstanbul’u ziyaret eden Berlinli müzisyen Kaan (Bulak) ile buluşup, söyleşmek. Kaan’ın müziğini Berlin’de yaşadığım sürenin son demlerinde keşfetmiş fakat orada iletişim kurmaya zaman bulamamıştım. Kadıköy’de en ‘ev’ mekânlardan biri olan arkaoda’da Live bir set çalacağını öğrenince hemen iletiştik ve Karaköy’de yıllardır tanışık olduğumuz bilmem-kaçıncı-dalga bir kafede müzik ve şehirler üzerine konuştuk.

 

MAVIBLAU: İstanbul’da geçirdiğin zamanın müziğindeki yeri nedir?

KAAN BULAK: Benim doğduğum şehir her yerde İstanbul olarak yazıyor ama aslında Aachen’da doğdum. Ben çok küçükken Türkiye’ye geldik ve İstanbul’da büyüdüm. Burada piyanoya başladım. Sonra ilkokuldayken Almanya’ya taşındık. Müzik konusuna gelirsek, Türkiye’de kaldığım sürede Batı müziği kültürüyle yetiştim. Türk müziği ile hiçbir alakam yoktu. Piyanoda çoğunlukla Beethoven  ve Bach çalıyordum. Aslına bakarsan oryantal gam ve dizilerle tanışmaya yaklaşık 3 sene önce başladım. Sonra bir merak gelişti ve ben de o merakı takip ettim.

Müzik yaparken çok etkilendiğin bir karakter ya da karakterler var mı?
Başlangıçta beni popüler müzikten uzaklaştıran, müzik ile ilgili fikrimi değiştiren şey 2008’teki Radiohead konseri oldu. Müziğimdeki değişimi düşününce daha çok son iki senede haraketlilik olduğunu gözlemleyebiliyorum.

Taner Akyol (Klasik Batı müziği ve Anadolu halk müziği sanatçısı) ile de müzik yapıyorsun. Geleneksel bir müziğin yeniden biçimlenme sürecine ve farklı tarzlarla karşılaşmasına dâhil olmak senin için nasıl bir deneyimdi?
Benim Türk halk müziğiyle değil de Türk sanat müziğiyle ilgili bir birikimim var. Örneğin Berlin Sanat Üniversitesi’nde yaptığım master projem için 5 bölümden oluşan bir fasıl besteledim. Bu sayede Türk sanat müziği ile yakından ilgilendim. Ama çok memnunum bunu yaptığıma. Piyano üzerinde Mevlevi Evfer usulünü kullandım, daha sonra onları elektronik müzik ile birleştirdim.
Türk halk müziğiyle ise alakam olmadı. Çok sevdiğim saydığım insanlardan biri olan Korhan Erel aracılığıyla Taner (Akyol) ile tanıştık. Bana “Kaan sen biraz Türk müziğiyle ilgilen.” dediler. Tam da kişisine yönlendirilmişim. Taner bu alanda gerçekten çok iyi. Şimdi kendimi kaptırdım ve dinliyorum.

 

DJ’lik sanatına yoğunlaşmayı ve bu alanda da üretim yapmayı düşünüyor musun?
DJ’lik sanatını yapan ve çok saygı duyduğum insanlar var. Ama ben kendime çok da uygun bulmuyorum. Live setler daha çok ilgimi çekiyor. Sadece kendi parçalarımı çalıyorum ya da eski parçaların yeni düzenlemelerini vs. Ne yaparsam yapayım ‘ben’ oluyorum. Benim için önemli olan şey de bu: Müzik yapıyorsam kendim olabilmeliyim. DJ’lik başkalarıyla da ilgili olduğundan kendimi pek yakın hissetmiyorum. Kendimle özdeşleştiremedim. Bencilliğimden yapamıyorum.

 

Yaşadığın şehir seni ve hayata bakışını nasıl etkiliyor?
Berlin’in benim için özel oluşunun en önemli sebeplerinden biri dedemin 1930’lu senelerde orada Teknik Üniversite’de inşaat mühendisliği okumuş olması. Ancak savaş başladıktan sonra kaçıp geri dönmüş.  Ben çocukken hikâyelerini anlattığını hatırlıyorum “Berlin şöyle, Berlin böyle” diye.
Diğer yandan Berlin Filarmoni Orkestrası’nı çok seviyorum. Berlin duvarının yıkılmasının ardından gelişen elektronik müzik kültürü var bir de. Çok ilginç şeyler yapılmış o şehirde.

 

Peki, İstanbul’daki müzik dünyası için ne söylerdin?
İstanbul’daki müzik dünyasının çok içinde değilim. Bir ara burada stüdyo kurmak istiyordum, daha sonra fikrimi değiştirdim. Ama buraya gelip ilham almayı hala çok seviyorum. Arkadaşlarımın gelip gezmediği yerleri geziyorum.  İnsanların turistik deyip geçtiği pazarları, arka sokakları… İstanbul’da yaşarken beni en çok etkileyen yerlerden biri Kapalıçarşı’ydı. Oraya çok sık gider, esnafla çay içip muhabbet ederdim. Kapalıçarşı’nın bunca senedir orada olması, her çeşit sosyal çevreden gelen insanın orada çalışması, kendine özgü bir demokrasi anlayışının olması, farklı dini inançları olan ailelerin birlikte orayı kurmuş ve işletiyor olması beni etkiliyordu.
Berlin ile İstanbul arasında gidip gelişim bana çok ilham verdi. Fakat şu an durduğum yerden bakınca o dönem müzik yapmamış olduğumu fark ediyorum. Asıl Berlin’de kendime geldim, kendi yolumu buldum derim.

 

Röportaj & Fotoğraflar: Dilara Akkoyun
Editör: Yavuz Selim Altındal