Bugünlerde sosyal medyada gezdiğimde çok fazla kızarmış kaz ve rengarenk fener fotoğrafları görüyorum. İstanbullu olarak anılmak benim için gurur verici tabii ama kendi ülkemden arkadaşlarımın paylaştığı fotoğraflar da hatıralarımı canlandırdı açıkçası. Kazın tadını özlediğimden değil de “Weckmann” dediğimiz adam şekli verilen hamur işlerinden bir ısırık almak veya akşam eve dönerken Romalı bir süvari ile karşılaşmak beni çok mutlu ederdi.

Askerlikten Piskoposluğa, Ardından Azizliğe

Katolik bölgeler 11 Kasım’dan birkaç gün önce en ünlü azizlerinden biri olan Aziz Martin’i anmaya başlarlar ve bu anma töreni 11 Kasım’dan, yani Aziz Martin’in defnedildiği günden sonra, birkaç gün daha sürer. Bu günle ilgili pek çok gelenek, Avrupa’nın Hristiyanlaşması döneminde yaşamış, ölüleri diriltebildiği ve farklı mucizeleri gerçekleştirebildiği söylenen Romalı askerlerle ilgili efsanelerden gelmiştir. Çok bilinen bir efsaneye göre Aziz Martin Tour-Amiens (Fransa’da iki şehir) yolunda donmak üzere olan zavallı bir adam görür. Yanında silahları ve klasik asker ceketi haricinde hiçbir şeyi olmadığı için ceketini hemen yırtıp ikiye ayırır ve zavallı adama verir. Bunun üzerine İsa, üstünde adama verdiği yarım ceketle Aziz Martin’in rüyasına girer. Bu hikâye İncil’deki ile de benzerlik gösterir. “Çıplaktım ve siz bana kıyafet verdiniz. Benim kardeşlerimden birine bir şey yaptığınızda bana yapmış olursunuz.” İnsanları sevap işlemeye yönlendirmek için vaazlarda sürekli tekrar edilen İncil’den bir bölümdür bu. Askerlik döneminden sonra Martin’in adı genç Hristiyan camiasında duyulur ve Tour Piskoposluğu’na atanır. Efsanelerden biri Martin’in bu görevi ilk başta reddettiğini iddia eder. Şehirdekilerden kaçmak için kaz kümesine girer ancak kümesteki hayvanlar ses çıkararak onun yerini belli ederler. Anma gününde kutlama için kaz yenmesinin nedeni işte bu olaydır. Martin’in naaşı milyonlarca kişi tarafından ışıklar içinde bir tören alayıyla Tours’a kadar götürülmüştür. Bu sebepten dolayı, fener alayı da onun ölümü ile ilişkilendirilir.

Muhammed Almanca Bilmiyordu Ama Aziz Martin Şarkısını Söyledi

Bugün bile Almanya’da çocuklar her yıl sokaklarda dolaşıp Aziz Martin kılığına girmiş bir adamı takip ederler. Ellerinde kendi yaptıkları fenerlerle “Elimde fenerimle gidiyorum, fenerim de geliyor benimle” ya da “Aziz Martin at sürer karda kışta, atı götürür onu dağa bayıra; Aziz Martin at sürer cesurca, sıcaktır sırtındaki montuyla” şarkılarını söylerler. Hanau’da büyümüş ve bugün Frankfurt’ta yaşayan Muhammed Yılmaz bu şarkıları hatırlayarak şunları söylüyor: “Kreşte öğretmenimin yardımıyla kendi fenerimi yapmıştım ve akşam da yaptığım işten gurur duyarak içine mum koyup ışıklandırmıştım. Daha sonra da fenerimle birlikte rotası kreşin avlusunda yakılmış şenlik ateşinde son bulan alaya katılmıştım. Orada pek çok Türk çocuk ve Türk ebeveyn olmasına rağmen herkes bu Katolik Geleneğini yerine getirmişti. Benim için tam da bu yüzden çok özeldi.” Daha sonra da ekliyor: “Çünkü insanların önünde Aziz Martin şarkısını söylemiştim. Annem benimle çok gurur duymuştu. O zamanlar Almanca konuşamıyordum. Kreşte haftalarca söylediğimiz şarkının sözlerini artık ezberlemiştim.” Bu da demek oluyor ki Muhammed bir topluluğun parçası olmayı küçük bir çocukken öğrenmişti. Güçsüzleri gözetmek, eski Romalı asker ve Tours’un daha sonraki piskoposu Aziz Martin için ne kadar önemliyse Muhammed’in dininde de o kadar önemli.

stmartin_sd

Kimin 85 Gramdan Fazla Malı Varsa Zekat Vermeli

Hristiyanlık’tan farklı olarak İslam’ın Sünnilik mezhebinde yapılması zorunlu olan bir bağış bulunuyor: Zekat. İslam’ın beş şartından üçüncüsü olan zekat, namaz, oruç ve Ramazan kadar önemli. Muhammed bana “Yasal olarak yetkin ve belirli bir mal varlığına sahip olan tüm Müslümanlar zekat vermekle yükümlüdür.” demişti. Zekat verecek kişi mal varlığına bir yıl boyunca sahip olmalı ve bu mal varlığının değeri 85 gram altından fazla olmalı. Nisap miktarı olarak adlandırılan bu sınır bugün yaklaşık 3000 € ya denk geliyor. Burada kastedilen bütün mal varlığı değil, aksine günlük ihtiyaçların dışında kalan mülkler. Eviniz, mobilyalarınız, kıyafetleriniz buna dahil değil. Varlıklı bir Müslümanın günlük ihtiyaçlarının dışından kalan malının %2.5’i zekat olarak verilir.

Müslümanlar zekatı Ramazan ayının sonuna doğru verir. Bu, Avrupa’daki Aziz Martin Günü ile benzerlik gösteriyor çünkü Kasım ayının 11’i uzun zamandır hem mâli yılın bitimi hem de vergilerin verilmesi için son gün olarak belirlenmiştir.

Zekat ve Sadaka Kendi Bereketini Gösterir

Suudi Arabistan’ın ve Malezya’nın da içinde bulunduğu bazı Müslüman ülkelerde zekat hükümet tarafından toplanır ve Kur’an’daki şartlara göre dağıtılır. Türkiye’de ise bu daha farklıdır. Burada zekat veren kişi kime vereceğine kendi karar verir. Muhammed “Verdiğim zekatla yıllardır Endonezya ziyaretim sırasında karşıma çıkan bir projeyi destekliyorum” diyor. “ Orada çocuklar kelimenin tam anlamıyla çöp yığını içinde yaşıyorlar.  Onlara ne eğitim sağlanıyor ne de boş vakit.”

Aralarında Diyanet İşleri Türk İslam Birliği – DITIB’in de bulunduğu çeşitli İslami Web sayfalarında zekat, zengin ve fakir arasındaki ayrıma karşı savaşan ve iman edenlere güçsüzleri gözetmeyi öğreten bir dayanışma hareketi olarak görülür ve övülür.

Fakat bunu eleştirenler, zorla alınan bu bedelin bir şeyleri ne kadar öğretebileceği konusunda şüphelidirler. Gönüllü yapılan bir görevi iyi bir amaç uğruna yapıp yapmama kararı iman edenlere bırakılır diye düşünüyorlar. Ama Muhammed “zorunlu” paylaşıma da sıcak bakıyor: “Bir yandan %2,5 çok az bir miktar çünkü zenginin malını eksiltecek bir oran değil. Diğer yandan ne kadar iyi durumda olduğumu gösteren yıllık bir hesaplama ki ben bunu her zaman göz önünde bulundururum.”

Bunun haricinde tabii ki zekatın yanında başka bağışlar da yapılabilir. Muhammed bunu sık sık doğal afet gibi özel hadiselerden sonra yapıyor.

Kimi için Görev, Kimi için Tercih

Tabii ki Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki tüm Müslümanlar zekatı üstlerine düşen bir görev olarak görmüyor. Aleviler iyi bir insan olmak için çabalamayı ön planda tutuyor. İslamın beşinci şartı hacca gitmek. Alevilerin en çok saygı duyduğu insanlardan biri olan 13. yüzyılda yaşamış Hacı Bektaşi Veli “ Ellerin Kâbesi var benim Kâbe’m insandır” demiştir. Onun yolundan gidenlere “Sofi” denir. Aleviler de Mekke’ye hacca gidebilirler fakat zorunda değildirler. Aslında Aleviler hacca, Kerbela’ya (Irak), daha çok giderler. Çünkü Hz. Ali’nin oğlu, Muhammed Peygamberin torunu ve Alevilik’teki en önemli kişilerden biri olan Hz. Hüseyin’in mezarı oradadır.

Hayatta Bir Kere Hacca Gitmek

İslam’ın Sünnilik mezhebinde 5. şart Mekke’ye hacca gitmektir. Yalnız burada iki çeşitten bahsetmemiz gerekir. Biri yapmakla yükümlü olunan hac diğeriyse gönüllü yapılan umre. Aralarındaki tek fark hacca belirli bir zaman diliminde gidilmesidir. Bu Hicri Takvimin son ayında kutlanan Kurban Bayramı’na denk gelir. Müslümanların hacca gitmesinin nedeni Kur’an-ı Kerim’de emredilmesidir.  Kur’an-ı Kerim’in 3. suresinin 97. ayetinde “Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır” denir. Buradan şu çıkarımı yapmak mümkün; hamile kadınların, hastaların ve fakir insanların hacca gitmesi zorunlu değildir. Fakat imkanları elveren her müslümanın ömründe bir kere hacca gitmesi gerekmektedir.

Mekke’ye varan müminler, hac ziyaretleri sırasında yapmaları gereken belirli görevleri yerine getirdikleri özel, kutsal bir duruma girmiş olurlar. Bu duruma girmeleri için beyaz bir cübbe giymeleri gerekir. Üzerinde mücevher ya da dikkat çekici farklı bir aksesuar bulundurmak hac sırasında yasaktır. Muhammed bununla ilgili şunu da belirtmişti: “İslam’da başka durumlarda da belirli kıyafet kuralları vardır. Cenazelerde de aynı şekilde ölü, beyaz bir kumaşla sarılır.”

Weckmänner3

Şeytan Taşlamadan Toplu Namaza

Müminler, Mekke’de merkezdeki mabetten Hz. Muhammed’in Mekke’ye gitmeden önce son vaazını verdiği Arafat Dağı’na kadar yapılan birkaç günlük seyahat için hazırlanırlar. Yolda bazı ritüellerin yapılması gereken yerler vardır. Örneğin Mina’da Akabe Cemresi’ne yedi tane veya yediden daha fazla küçük taş atılır. Bu taş duvar şeytanı simgeler ve taşların atılması şeytan taşlamanın canlandırılmasıdır. Bu gün aynı zamanda üç gün süren kurban kesim ritüelinin de başlangıcıdır.

Mekke’ye geri dönüldüğünde haccın en önemli kısmına gelinir. Umreye gitmiş olan Muhammed izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Farklı kültürden, farklı cinsiyetten, farklı dilleri konuşan, farklı meslekleri olan ve her şeyden önce tamamen kişisel dilekleri ve beklentileri olan yüzlerce hatta binlerce insanla birlikte Kâbe olarak adlandırılan kare şeklindeki binayı tavaf ediyorsun. Müezzin namaza çağırdığında, Hindistan’dan bir doktorun, İsveç’ten bir bekçinin veya Arjantin’den bir kebapçının yanında namaz kılıyorsun ve bir şeyi fark ediyorsun: Aslında hepimiz aynıyız.”

Son Olarak Hepimiz Aynı Çatı Altında Yaşıyoruz ve İnanıyoruz

Aklıma tekrar Aziz Martin geliyor çünkü mezarı bile geçmişten günümüze pek çok Hristiyan için hac yeri haline geldi. İslam’da ve Hristiyanlık’ta yapılan ritüeller ve hac yerleri birbirinden farklı fakat iki dinde de ortak noktalar var. Pek çok kişi bunun farkında olduğu için artık iman edenlerin duygu ve düşüncelerinin de birbirine daha yakın hale geldiğini görüyor. Muhammed Umre deneyimini bana anlattığında da fark ettim bunu. St. James Yolu’nu yürüyen veya Dünya Gençlik Günü’nde toplanan Hristiyanlar da bana aynı izlenimleri aktardı. Muhammed,“Gerçekten çok dokunaklı bir deneyimdi. Aşağılamak anlamında ya da olumsuz anlamda söylemiyorum, tıpkı uyuşturucunun, alkolün ve seksin olmadığı bir Woodstock gibiydi. Her şey çok pozitifti.” diyor.
Peki ateist bir İstanbullu olarak ben ne yapıyorum? Bu köşe yazısını yazdıktan sonra internette Weckmann tarifi arayacağım. Daha sonra Katoliklerin bu geleneksel hamur işini hazırlayıp civardaki Müslüman çocuklara dağıtacağım. Bence önemli olan neye inandığımız değil, bilakis, önemli olan gelenek ve göreneklerimizle barış içinde ve birbirimize iyi birer komşu olarak birlikte yaşayabilmemiz.

Metin: Navid Linnemann
Çeviri: Naz Sıla
Görsel: Seda Demiriz